Her gün görünüşümüzü yenilemeye gösterdiğimiz özeni, zihnimizi ve kültürümüzü zenginleştirmeye de gösteriyor muyuz?
Bir gencin üzerindeki kıyafetin markasını hemen fark ediyoruz. Elindeki telefonun modelini de… Peki kurduğu cümlenin derinliğine, sorduğu sorunun cesaretine, okuduğu kitabın onda bıraktığı ize ne kadar dikkat ediyoruz?
Vitrinleri aydınlatırken zihinleri gölgede bırakabiliyoruz. Gençlere nasıl görünmeleri gerektiğini durmadan anlatıyor; nasıl düşünecekleri, kendilerini nasıl yetiştirecekleri üzerine yeterince konuşmuyoruz. Sonra da görünmeye bu kadar önem veren bir dünyanın çocuklarından derinlik bekliyoruz.
Reklamların ve sosyal medyanın çağrısı hiç susmuyor: Daha yenisini al, daha dikkat çekici giyin, beğenil, geri kalma… Bu çağrıya yetişmeye çalışan genç, zamanla kendisini başkalarının bakışlarıyla değerlendirmeye başlayabiliyor. Aynanın karşısındaki soru bile değişiyor: “Kendimi nasıl hissediyorum?” yerine “Beni nasıl görecekler?” sorusu geçiyor.
Oysa hiçbir genç, ailesinin alabildiği telefon kadar değerli; alamadığı kıyafet yüzünden eksik değildir. Bir insanın değerini fiyat etiketleriyle ölçmek, onun emeğini, karakterini ve hayallerini görmezden gelmektir.
Güzel giyinmek, modayı takip etmek ve teknolojiden yararlanmak hayatın doğal parçalarıdır. Ancak sahip olunan eşyalar bir üstünlük ölçüsüne dönüştüğünde, arkadaşlıkların arasına görünmez duvarlar örülür. Gençler birbirlerinin düşüncelerini tanımadan markalarını tanır; hikâyelerini dinlemeden imkânlarını karşılaştırır.
Tam burada başka bir soruyu gündeme getirmeliyiz: Yeni bir telefona kavuşmanın heyecanını, yeni bir şey öğrenirken de duyabiliyor muyuz?
Bir konuyu anlayana kadar çalışmak, bir kitabı düşünerek okumak, başka bir dili öğrenmek, bilimle ve sanatla tanışmak sabır ister. Bu çabanın sonucu her zaman hemen görünmez. Bir fotoğrafla sergilenemez; birkaç saniyede beğeni toplamayabilir. Fakat insanın düşüncesine, konuşmasına, kararlarına ve ilişkilerine zamanla yerleşir.
Okuduğumuz bir roman, hiç karşılaşmadığımız bir insanın acısını anlamamızı sağlayabilir. Öğrendiğimiz bir dil, başka bir kültürle aramızda kapı açabilir. Emek vererek kazandığımız bir beceri, zor bir günde kendi ayaklarımız üzerinde durmamıza yardımcı olabilir. Bilgi ve kültür, hayatın içinde böyle karşılık bulur.
Bu yüzden gençlerin yarışını yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Kimin daha pahalı giyindiği, kimin daha yeni bir telefon kullandığı üzerine kurulan rekabetin sonu gelmez. Her zaman daha yenisi, daha pahalısı çıkar. İnsan, yetişmeye çalıştıkça yorulur; sahip oldukları artarken kendisini yetersiz hissetmeye devam edebilir.
Oysa insanın kendi gelişimini izlemesi başka bir heyecan taşır. Dün çözemediği soruyu bugün çözebilmek, düşüncesini daha açık anlatabilmek, başladığı işi tamamlamak, bilmediğini kabul edip öğrenmeye yönelmek… Bunlar gençlere kendi emekleriyle ilerleyebildiklerini gösterir.
Her gün yenilenecek bir şey arıyorsak bilgimizi, bakış açımızı ve çalışma alışkanlıklarımızı da hatırlayalım.
Günün sonunda kendimize soralım: Bugün ne öğrendim? Hangi eksiğimi gidermek için çalıştım? Hangi düşüncemi sorguladım? Bir insanı daha iyi anlamak için ne yaptım?
Elbette bu soruları yalnızca gençlere yöneltemeyiz. Yetişkinler olarak neyi takdir ettiğimize de bakmalıyız. Yeni bir kıyafeti hemen fark edip okunan kitapla ilgilenmiyorsak; pahalı bir hediyeyi uzun uzun konuşup sabırla gösterilen emeği sessizce geçiştiriyorsak, verdiğimiz mesajı gözden geçirmeliyiz.
Çocuklar, önem verdiğimiz şeyleri davranışlarımızdan öğrenir. Evdeki sohbetlerimizde, okuldaki değerlendirmelerimizde ve sosyal hayattaki tercihlerimizde meraka, dürüstlüğe, çalışkanlığa ve üretime yer açmalıyız. Gençlerin soru sorabildiği, hata yaparak öğrenebildiği, yeteneklerini keşfedebildiği ortamlar oluşturmalıyız.
Kendini yetiştirmek de yalnızca sınavlara hazırlanmak değildir. Bir müzik aletine emek vermek, spor yapmak, yaşadığı şehrin tarihini öğrenmek, kendi dilini ve kültürünü tanımak, başka insanların hayatlarına kulak vermek de bu gelişimin içindedir. Hayatta derinleşmek, insanın hem kendisiyle hem dünyayla kurduğu bağı güçlendirmesidir.
Sevgili gençler; kendinize zaman ayırın. Okuyun, araştırın, çalışın, üretin. Merak ettiğiniz bir sorunun peşinden gidin. Söyleyecek sözünüzü, yapabilecek işinizi, paylaşabilecek bilginizi çoğaltın. Başkalarının imkânlarını ölçmekle geçireceğiniz zamanı, kendi yeteneklerinizi geliştirmeye ayırın.
Çünkü kıyafetiniz ilk bakışta dikkat çekebilir; düşünceleriniz, emeğiniz ve karakteriniz ise insanlarda kalıcı bir iz bırakır.
Yıllar sonra hangi telefonu kullandığımız mı anlatacak bizi, yoksa o yıllarda kendimize ve hayata kattıklarımız mı?