‘’Su geminin altında kaldıkça onu yüzdürür, içeri dolarsa batırır. Dünya nimetleri de hayatı kolaylaştırdığı sürece faydalı, kalbi kuşattığında ise tehlikelidir.’’
Sarraflar, altının sahtesini gerçeğinden ayırmak için onu mihenk taşına vurur. Peki insan, ömrünün ve tercihlerinin gerçek değerini hangi ölçüyle tartar? Hayatımıza yön veren asıl mihenk taşı nedir: Geçici bir mola yeri olan dünya mı, yoksa ebedî durağımız olan ahiret mi?
İnsana birbiri ardınca iki hayat verilmiştir: Ölümden önceki fâni dünya ve ölümden sonra başlayacak ebedî ahiret. Dünya, ahiretin kazanılacağı ve şekilleneceği tarladır. Bu yüzden insanın ahirette karşılaşacağı tablo, dünyadaki tercihlerinden bağımsız değildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 53/39) buyrulur.
İnsanın en büyük yanılgısı, geçici olanı kalıcı sanmasıdır. Dünyanın cazibesi bazen insana ölümü uzak, hesabı ise belirsiz hissettirir. Oysa Kur’an gerçeği net bir şekilde hatırlaır: “Her canlı ölümü tadacaktır... Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 3/185)
Burada eleştirilen dünyanın kendisi değil, insanın ona yüklediği ölçüsüz anlamdır. Mal, makam ve hazlar hayatın tek amacı hâline geldiğinde, dünya insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırır. Ankebût Sûresi’ndeki “Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir” (29/64) uyarısı, kapıldığımız geçici rollerin bir gün son bulacağını anlatır. Ölümle birlikte bugün büyük görünen nice mesele önemini yitirir; geriye sadece sorumluluklarımızı nasıl yerine getirdiğimiz kalır.
Dünyanın geçici olması onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Mesele, dünyadan kaçmak değil; onun imkânlarını ebedî hayat lehine kullanmaktır.
Nitekim Hz. Ali (r.a.) dünyanın hakikatini şöyle ifade eder:
“Dünya; doğru söyleyen için bir doğruluk yurdu, anlayışlı kimse için bir ibret yeri, ondan azık toplayan için bir zenginlik evidir. Dünya; Allah'ın peygamberlerinin mescidi, vahyin iniş yeri, meleklerin namazgâhı ve Allah’ın rahmetinin kazanıldığı ticaret yeridir.”
İslam ne dünyadan tamamen el etek çekmeyi (ruhbanlaşmayı) ne de tamamen dünyalık hırslara boğulmayı (dünyevileşmeyi) onaylar. Asıl olan dengedir. Kasas Sûresi’nde şöyle buyrulur: “Allah’ın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma...” (28/77)
Bu denge anlayışı, Bakara Sûresi'nde müminlerin duası olarak öğretilen şu ayet-i kerimede en güzel ifadesini bulur:
“Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” (Bakara, 2/201)
Ayet-i kerimede hem dünya hem ahiret iyiliğinin birlikte istenmesi, dinimizin bizden beklediği ölçülü hayat modelini özetler. Helalinden kazanmak, ailesinin geçimini sağlamak, üretmek ve insanlığa faydalı olmak da kulluk sorumluluğunun bir parçasıdır. Dünya ahiretin rakibi değil, ona ulaştıran bir köprüdür.
Hz. Peygamber, ehli beyt ve sahâbenin dünyadan uzak durma anlayışı, dünyayı mutlak olarak kötülemek değildir. Ebû Zerr’in (r.a.) naklettiği bir hadiste Allah Resûlü zühdü şöyle tanımlar: “Zâhid olmak, helâl olanı haram kılmak veya malı dağıtıp tüketmek değildir. Bilakis zâhid olmak, elindekine Allah katındakinden daha fazla güvenmemektir.” (İbn Mâce, Zühd, 1)
Yani mesele, sahip olunan imkânları elinde tutmak ama kalbe sokmamaktır. Gemi ile su benzetmesinde olduğu gibi: Su geminin altında kaldıkça onu yüzdürür, fakat içeri dolarsa batırır. Dünya nimetleri de hayatı kolaylaştırıp iyiliğe vesile olduğu sürece faydalıdır; kalbi kuşattığında ise tehlikeye dönüşür.
Hz. Süleyman (a.s.) büyük bir mülke sahip olmasına rağmen Allah’a yönelen güzel bir kul olarak övülmüş; Karun ise servetini kendi gücüne bağlayarak kibri yüzünden helak olmuştur. Demek ki belirleyici olan imkânın miktarı değil, o imkân karşısında nasıl bir kalp taşıdığımızdır.
Dünyanın insanı sürüklemesi çoğu zaman ahireti bütünüyle reddetmekle değil, onu sürekli sonraya bırakmakla başlar. İslam literatüründe buna “tûl-i emel” yani hiç ölmeyecekmiş gibi bitmeyen dünyevî arzuların peşine düşmek denir.
İnsan genellikle, “İşlerimi biraz daha yoluna koyayım, biraz daha kazanayım, sonra ibadetlerime vakit ayırırım” diyerek avunur. Oysa dünya işleri bitmez; biri biterken diğeri başlar. Ertelenen iyilikler ve kulluk görevleri zamanla ağır bir pişmanlığa dönüşür. Ahirete hazırlanma vakti, işlerin bittiği gün değil, sağlığımızın ve imkânımızın olduğu ‘’bugün’’dür.
Allah Resûlü (s.a.s.) dünyadaki konumumuzu bir benzetmeyle açıklar: “Ben dünyada ancak bir ağacın altında gölgelenip sonra da oradan ayrılıp giden bir yolcu gibiyim.” (Tirmizî, Zühd, 44)
Mümin, dünyayı ebedî durağı sanmadan yaşayan bir yolcudur. Sormamız gereken nihai soru şudur: Dünya beni ahirete hazırlayan bir imkân mı, yoksa ahireti unutturan bir meşguliyet mi? Günün sonunda insanı kurtaracak olan ne kadar biriktirdiği değil, kendisine verilenleri hangi istikamette kullandığıdır.