Yer kabuğu milyonlarca yıldır hareket ediyor. Faylar kırılıyor, enerji açığa çıkıyor ve yeryüzü sarsılıyor. İnsanlık var olmadan önce de depremler yaşanıyordu; bizden sonra da yaşanmaya devam edecek.


Bu nedenle kabul etmemiz gereken ilk gerçek şudur: Deprem, doğanın işleyişinin bir parçasıdır. Onu durduramayız veya zamanını kesin olarak belirleyemeyiz; ancak yol açacağı can ve mal kayıplarını büyük ölçüde azaltabiliriz.
Çünkü her deprem felakete dönüşmez.
Depremlerde yaşanan büyük kayıpların nedeni yalnızca yerin şiddetle sarsılması değildir. Denetimsiz yapılaşma, kalitesiz malzeme, eksik mühendislik, yanlış zemin seçimi, imar hataları ve toplumdaki afet bilinci eksikliği, doğal bir olayı büyük bir insanlık dramına dönüştürür.
“Deprem öldürmez, bina öldürür” sözü önemli bir gerçeği anlatır; ancak sorumluluk yalnızca binayı yapana ait değildir. Müteahhidinden mühendisine, denetçisinden belediyesine, merkezi yönetimden mülk sahibine kadar herkesin yerine getirmesi gereken bir görevi vardır.
Asıl mesele yalnızca yapı kalitesi değil, aynı zamanda yapı ahlakıdır.
Bir kolonun demirinden eksiltmek, sadece teknik bir kusur değildir; o binada yaşayacak insanların hayatından eksiltmektir. Daha fazla kazanç uğruna kalitesiz malzeme kullanmak veya yapıdaki kusurları görmezden gelmek, insan hayatını tehlikeye atan ağır bir sorumsuzluktur.
Japonya ile aramızdaki temel fark da burada ortaya çıkıyor.
Japonya, dünyanın deprem açısından en hareketli bölgelerinden biridir. Ülkede sık sık depremler yaşanmasına rağmen yapı güvenliği, erken uyarı sistemleri, düzenli tatbikatlar ve afet eğitimi hayatın doğal bir parçası kabul ediliyor.
Elbette Japonya’da da büyük depremler can kayıplarına ve ağır hasarlara neden olabiliyor. Hiçbir ülke doğa karşısında tamamen güvende değildir. Ancak Japonya’nın başarısı, depremi engellemesinde değil; depremle yaşamayı öğrenmesindedir.
Orada çocuklar küçük yaşlardan itibaren deprem sırasında nasıl davranacaklarını öğreniyor. Tatbikatlar göstermelik bir faaliyet olarak görülmüyor. Yapılar ciddi biçimde denetleniyor, kurallara uymamak ise sıradan bir kusur sayılmıyor. Bilimsel bilgi kurala, kural uygulamaya, uygulama da toplumsal kültüre dönüşüyor.
Bu yalnızca teknolojiyle açıklanamaz. Bunun arkasında kurallara uyma kültürü, kamusal sorumluluk, denetim ciddiyeti ve insan hayatına verilen değer vardır.
Bizde ise deprem çoğu zaman yalnızca meydana geldikten sonra konuşuluyor. Birkaç gün boyunca uzmanları dinliyor, yardım kampanyaları düzenliyor ve “Bir daha böyle acılar yaşanmasın” diyoruz. Ardından gündem değişiyor; riskli binalar, denetim eksiklikleri ve afet eğitimi yeniden unutuluyor.
Deprem anında yaşanan panik de hazırlıksızlığımızın sonucudur. İnsanlar merdivenlere yöneliyor, asansör kullanıyor, balkonlardan atlamaya çalışıyor veya ne yapacağını bilmeden tehlikeli hareketlerde bulunuyor.
Oysa doğru davranışlar deprem sırasında düşünülerek bulunmaz; önceden öğrenilir ve tatbikatlarla alışkanlığa dönüştürülür.
Depremle mücadele enkaz başında başlamaz. Mücadele; zemin etüdü yapılırken, proje hazırlanırken, beton dökülürken, yapı denetlenirken ve çocuklara afet bilinci kazandırılırken başlar.
Deprem doğal bir süreçtir; fakat denetimsizlik, kalitesizlik, bilgisizlik ve ihmal kader değildir.
Artık yalnızca “Deprem ne zaman olacak?” diye sormak yerine, asıl soruya cevap vermeliyiz:
Deprem bugün olursa, binalarımızın sağlamlığından ve kendi davranışlarımızdan gerçekten emin miyiz; yoksa ihmallerimizin bedelini bir kez daha masum insanların hayatıyla mı ödeyeceğiz?
Eğitimci Yazar Ali Akkoyun