Konu başörtüsü olduğunda herkes bir anda din âlimi, ahlak bekçisi, hatta “sahabe” kesiliyor. Kadının ne giyeceğine, nasıl yaşayacağına ve inancını nasıl göstereceğine toplumun her kesiminden müdahale geliyor.


Oysa ben başörtüsüne karşı değilim. Başörtüsü, kişinin inancı ve iradesiyle ilgili; öncelikle insan ile Allah arasındaki manevi bir meseledir. Kimse bir kadının örtüsünü sorgulama, inancını ölçme veya onun üzerinden ahlak dersi verme hakkına sahip değildir.
Asıl sorgulanması gereken, toplumun dinî hassasiyetlerindeki çarpıcı seçiciliktir. Başörtüsü söz konusu olduğunda yüksek sesle konuşanlar; kul hakkı yiyenlere, halkın malını yağmalayanlara, rüşvete, hırsızlığa, yolsuzluğa, tecavüze ve her türlü harama karşı neden sessiz kalıyor?
Özellikle siyasetçiler eliyle milyonlarca insanın hakkı gasbedildiğinde; yoksulun ekmeği, yetimin geleceği ve kamunun malı çalındığında toplumun önemli bir kısmı susuyor. Daha acısı, kendisini aydın, kanaat önderi veya din insanı olarak tanımlayanların bir bölümü de çıkarları uğruna bu sessizliğe ortak oluyor.
Dinî öğretide kul hakkının ancak hak sahibinin rızası ve helalliğiyle giderilebileceğine dair çok ağır uyarılar varken, insanların kıyafetine gösterilen hassasiyetin onda biri neden yolsuzluğa ve adaletsizliğe gösterilmiyor?
Gerçek dindarlık, başkasının başörtüsünü denetlemek değil; hırsızın, zalimin, tecavüzcünün ve kul hakkı yiyenin karşısında durabilmektir. Ahlak, güçsüze nasihat etmek değil, güçlünün zulmüne itiraz edebilmektir.
Başörtüsü üzerinden iman ölçen; fakat kul hakkı karşısında susan bir toplum, dini savunmuş olmaz. Yalnızca işine gelen yerde konuşup çıkarına dokunan yerde “dilsiz şeytan” kesilmiş olur.
Peki, başkasının örtüsünü sorgulayacak kadar cesur olanlar, halkın hakkını yiyenlerin karşısında neden bu kadar sessizdir?