Bir şehrin adını festival afişine yazmak, o şehrin kültürünü temsil etmeye yetmez. Asıl mesele, programın içinde o şehrin sesini duyabilmek, hafızasını görebilmek ve insanını bulabilmektir.

17–25 Ekim tarihleri arasında düzenlenen Mardin Kültür Yolu Festivali; konserler, sergiler, tiyatro gösterileri, geleneksel sanat atölyeleri, çocuk etkinlikleri ve gastronomi buluşmalarıyla tanıtılıyor. Açıklanan bilgilere göre dokuz ayrı noktada 172 etkinlik gerçekleştiriliyor. Kültüre ve sanata erişimi artıran bu çalışmalar elbette değerlidir. Ancak bir kültür festivalini değerlendirirken yalnızca etkinliklerin sayısına değil, hangi kültürlere ne ölçüde yer verildiğine de bakmak gerekir.
Programda popüler sanatçıların konserleri, bando gösterisi, telkâri ve çeşitli el sanatları çalışmaları, “Osmanlı’nın Mukaddes Emanetleri” ve “Yaşayan Miras: Mardin” sergileri bulunuyor.
Peki, Mardin’i Mardin yapan halkların dilleri, sanatları ve kültürel hafızaları bu programın neresinde?
Yayımlanan ve ulaşabildiğimiz program duyurularında Kürd, Arap, Süryanî ve Ermenî kültürlerine kendi adlarıyla ayrılmış konserler, dil ve edebiyat buluşmaları, tiyatro gösterileri veya tarih söyleşileri belirgin biçimde görünmüyor. Bu, bütün etkinliklerin içeriğinde bu kültürlerden hiçbir iz bulunmadığı anlamına gelmez. Ancak şehrin kültürel kimliğini oluşturan temel unsurların, kamuoyuna sunulan programda açıkça görülememesi bile üzerinde durulması gereken ciddi bir temsil sorunudur.
Mardin’in kültürü yalnızca taş evlerinden ibaret değildir.
Medreseler, tarihî camiler, kiliseler, konaklar ve dar sokaklar bu şehrin kıymetli mirasıdır. Fakat kültür, bu yapıların duvarları arasına sığdırılamaz. O yapılarda yaşayan, konuşan, üreten, inanan ve hatıralarını kuşaktan kuşağa aktaran insanların hayatında da varlığını sürdürür.
Bu şehrin kültürü; Kürdçe anlatılan bir hikâyede, Arapça söylenen bir ezgide, Süryanice yükselen bir ilahide, Ermenî ustaların bıraktığı sanat ve zanaat mirasında da yaşar.
Bu sesleri geri planda bırakarak Mardin’in çok kültürlülüğünü anlatmak, bir kitabın kapağını sergileyip sayfalarını kapalı tutmaya benzer.
Çok kültürlülük, açılış konuşmalarını süsleyen bir sıfat olarak kalmamalıdır. Sahnede, sergide, söyleşide ve atölyede somut bir karşılığı bulunmalıdır.
Hangi diller sahneye çıkıyor?
Hangi halkların edebiyatı konuşuluyor?
Hangi topluluğun sanatçısı, araştırmacısı ya da kültür taşıyıcısı kendi mirasını kendi sözleriyle anlatabiliyor?
Bu soruların cevabı belirsizse, “kültürlerin buluşması” ifadesi de içi doldurulmayı bekleyen bir tanıtım cümlesi olarak kalır.
Gastronomi duyurularında Süryani çöreğine yer verilmesi elbette anlamlıdır. Ancak bir halkın kültürel varlığı, mutfağından seçilen bir ürünle temsil edilemeyecek kadar geniştir. Dilini, müziğini, edebiyatını ve toplumsal hafızasını görünür kılmadan o kültürü yeterince tanıttığımızı söyleyemeyiz. Aynı ölçü Kürd, Arap ve Ermenî kültürleri için de geçerlidir.
Elbette sanatçılar Mardin’e gelsin, konserler düzenlensin, insanlar sanatla buluşsun. Ancak Mardin adına düzenlenen bir festivalin, başka şehirlerde de uygulanabilecek bir etkinlik programının ötesine geçmesi beklenir. Bu şehre özgü olanın ne olduğu ve programda nasıl temsil edildiği açıkça görülebilmelidir.
Bir festivalin başarısı yalnızca kalabalıklarla, sahne ışıklarıyla ve etkinlik sayısıyla ölçülemez.
Şehrin insanı o festivalde kendisini ne kadar bulabiliyor?
Çocuklar, yaşadıkları kentin farklı dillerini ve kültürlerini tanıma fırsatı elde edebiliyor mu?
Kültürel mirasın yaşayan temsilcileri programın hazırlanmasına katılabiliyor mu?
Kamuoyunun bu sorulara cevap istemesi son derece doğaldır. Çünkü söz konusu olan, bir şehrin kimliğinin nasıl anlatıldığı ve kimlerin bu anlatının içinde yer bulabildiğidir.
Mardin’in halkları, kendi şehirlerinin kültür festivalinde yalnızca seyirci olmamalıdır. Kendi kültürlerini anlatabilmeli, sanatlarını sergileyebilmeli ve gelecek kuşaklarla buluşturabilmelidir. Yüzyılların birikimi, tanıtım metinlerinde anılıp program hazırlanırken unutulacak bir ayrıntı değildir.
Mardin’in çok kültürlü kimliğiyle övünüyorsak, bu kimliği oluşturan halkların görünürlüğünü de aynı kararlılıkla savunmalıyız. Şehrin kültürel zenginliğine sahip çıkmak, o zenginliği bütün bileşenleriyle yaşatmayı gerektirir.

Öyleyse soralım: Mardin’i kültürel bir şehir yapan Kürd, Arap, Süryanî ve Ermenî mirasının duyurulan programda açık ve güçlü bir karşılık bulamaması, yetkililerin bu kültürel birikim hakkındaki bilgisizliği mi, yoksa onu temsil etme sorumluluğunu yerine getirmekteki ihmalkârlığı mıdır?