İnsan, inandığı şeyin doğru olmasını ister. Çünkü bir düşünceden vazgeçmek bazen yalnızca fikir değiştirmek değildir; yıllarca savunduğu sözlerle, yaptığı tercihlerle ve kendine biçtiği kimlikle yüzleşmektir.


Bu nedenle kimi zaman gerçeği araştırmak yerine, haklı olduğumuzu söyleyen seslerin arasına sığınırız.
O sesler çoğaldıkça kendimizi daha güvende hissederiz. “Bu kadar insan yanılıyor olamaz” deriz. Oysa bir düşüncenin yaygınlığı, onun doğruluğunu değil, ne kadar çok benimsendiğini gösterir. Hakikat, kendisine inananların sayısına göre değişmez.
Bir inancın toplumsal gücüyle doğruluğuna ilişkin kanıtı birbirinden ayırmak gerekir. Hindistan’da çok sayıda Hindu’nun ineği kutsal kabul etmesi, o ineğin doğaüstü güçlere sahip olduğunu kanıtlamaz. Benzer biçimde, bir liderin milyonlarca insan tarafından yüceltilmesi onun yanılmaz olduğunu; bir partinin geniş kitlelerce desteklenmesi de savunduğu politikaların doğru olduğunu göstermez.
Bu ölçü yalnızca başkalarının inançları için geçerli değildir. Asıl düşünsel dürüstlük, başkasına yönelttiğimiz soruyu kendi kabullerimize de yöneltebilmektir. Başkasının bağlılığını körü körüne bulurken kendi bağlılığımızı sorgulamaktan kaçınıyorsak, hakikati değil, ait olduğumuz tarafı koruyor olabiliriz.
Üstelik kalabalıkların içinde herkes aynı nedenle bulunmaz. Kimi gerçekten inanır, kimi alışkanlıkla tekrarlar, kimi yalnız kalmaktan korkar. Kimi de inanmadığı hâlde inanıyormuş gibi davranmanın sağladığı imkânlardan vazgeçmek istemez. Dışarıdan güçlü görünen bir uzlaşının içinde korku, çıkar ve sessizlik de bulunabilir.
Bir toplumda herkesin aynı şeyi söylemesi, herkesin aynı şeyi düşündüğü anlamına gelmez.
Tehlike, bir fikrin çok sayıda insan tarafından benimsenmesinde değildir. Tehlike, o fikrin sorgulanmasının ihanet sayılmasında başlar. Soruların yerini sadakat sınavları aldığında, yanlışları düzeltmek güçleşir. Eleştiriden muaf tutulan bir lider, parti ya da düşünce zamanla kendisini gerekçelerle açıklama ihtiyacını da kaybedebilir.
Elbette çoğunluk her zaman yanılmaz olmadığı gibi, azınlık da her zaman haklı değildir. Sırf herkesten farklı düşünmek, bağımsız düşünmenin kanıtı sayılamaz. Belirleyici olan; iddiaları hangi kanıtlarla savunduğumuz, karşı görüşü ne kadar adil değerlendirdiğimiz ve yanıldığımızı gördüğümüzde tutumumuzu değiştirip değiştiremediğimizdir.
Sorgulamak, insanın bütün değerlerini terk etmesi değildir. Neye, neden inandığını bilme sorumluluğudur. Sağlam gerekçelere dayanan bir düşünce sorularla güçlenebilir; yalnızca alkışlarla ayakta duran bir düşünce ise en basit sorudan bile rahatsız olabilir.
Olgunluk, hiçbir zaman yanılmamakta değil, yanıldığını kabul edebilmektedir. Çünkü bir düşünceyi yıllarca savunmuş olmak, onu sonsuza kadar savunma yükümlülüğü doğurmaz. İnsan geçmişine sadık kalmak uğruna gerçeğe sırt çevirmek zorunda değildir.
Bugün sizi haklı bulan kalabalıklar yarın karşınıza geçse, inandığınız şeyi hâlâ aynı gerekçelerle savunabilir misiniz; yoksa sizi ikna edenin hakikat değil, alkış olduğunu mu fark edersiniz?
Eğitimci Yazar Ali Akkoyun