Türkiye’nin hemen her şehrinde, hatta birçok ilçesinde üniversite, fakülte ve yüksekokullar bulunuyor. Üniversiteye erişimin kolaylaşması ve gençlerin kendi bölgelerinde yükseköğretime ulaşabilmesi elbette önemli bir kazanımdır. Ancak artık şu soruyu sormamız gerekiyor:



Biz üniversiteleri akademik ihtiyaçlara göre mi açıyoruz, yoksa üniversitelerden akademi dışındaki sorunlarımızı çözmesini mi bekliyoruz?
Bir üniversitenin temel amacı bilim üretmek, araştırma yapmak ve nitelikli insan yetiştirmektir. Üniversiteyi üniversite yapan şey tabelası, kampüsünün büyüklüğü veya öğrenci sayısı değil, akademik niteliğidir.
Bu nedenle yeni bir fakülte açılırken yalnızca “Bu fakülte ilçeye ne kazandırır?” diye sorulmamalıdır. Yeterli akademik kadrosu, laboratuvarı, kütüphanesi ve araştırma altyapısı var mı? Mezun olacak gençlere hangi nitelikleri kazandıracak? Asıl mesele budur.
Üniversite kalkınmanın aracı mı?
Bir üniversitenin bulunduğu şehre ekonomik katkı sağlaması doğaldır. Öğrenciler gelir, esnaf hareketlenir, konut ve ulaşım sektörü canlanır, yeni iş alanları oluşur.
Ancak üniversitenin ekonomiye katkı sağlaması başka, yerel ekonomiyi ve istihdamı canlandırmak amacıyla üniversite kurmak başka şeydir.
Bir ilçenin ekonomik sorunlarını çözmek için üniversite açmak yerine yatırım, sanayi, tarım, teknoloji ve üretim alanlarını geliştirmek daha doğru değil midir?
Her ilçeye her fakülte gerekli mi?
Yeni fakülteler kurulurken bölgenin özellikleriyle bilimsel bir bağ kurulmalıdır.
Tarımın güçlü olduğu bir bölgede ziraat, hayvancılığın yoğun olduğu yerde veterinerlik; tarihî ve kültürel mirası güçlü şehirlerde arkeoloji, mimarlık, restorasyon veya turizm alanlarında güçlü akademik merkezler oluşturulabilir.
Her üniversitenin her bölüme sahip olması yerine, bazı üniversitelerin belirli alanlarda gerçekten güçlü olması daha anlamlı değil midir?
Tabela açmak kolay, üniversite olmak zordur
Bir binanın kapısına “Fakülte” tabelası asmak ve öğrenci kontenjanı açmak kolaydır. Akademik gelenek ise güçlü öğretim üyeleri, bilimsel özgürlük, araştırma ortamı ve yıllar içinde oluşan bilim kültürüyle gelişir.
Yeterli akademisyeni ve araştırma altyapısı olmayan bir yerde sormamız gereken soru açıktır:
Biz gerçekten fakülte mi açtık, yoksa yalnızca fakülte tabelası mı astık?
Üniversitelerde bir başka temel mesele de liyakattir. Akademik kadrolar yerel veya çevresel bir istihdam alanına dönüştürülmemeli; akademisyen seçiminde kişinin nereli olduğuna veya kimi tanıdığına değil, bilimsel yeterliliğine bakılmalıdır.
Bilimin hemşehriciliği olmaz.
Gençlere diploma mı, gelecek mi?
Meselenin en ağır bedelini gençler ödüyor. Bölümler açıyor, kontenjanlar belirliyor ve gençleri üniversiteye yönlendiriyoruz. Aileler yıllarca fedakârlık yapıyor, genç dört yıl okuyor ve mezun oluyor.
Peki sonra?
Ülkenin ihtiyacından çok daha fazla mezun verilen alanlarda ciddi bir istihdam sorunu yaşanıyorsa yükseköğretim planlamasını yeniden düşünmek zorundayız.
Gençlere yalnızca diploma değil, nitelik ve gerçek bir gelecek perspektifi de kazandırmalıyız.
Artık sayı değil, nitelik konuşmalıyız
Türkiye’nin üniversitelere ihtiyacı var; ancak daha da önemlisi nitelikli üniversitelere ihtiyacı var.
Üniversitelerin başarısını kaç fakültesi veya kaç öğrencisi olduğuyla değil; bilimsel üretimi, akademik itibarı ve yetiştirdiği nitelikli mezunlarla ölçmeliyiz.
Doğru yerde, doğru alanda, güçlü akademik kadro ve yeterli altyapıyla kurulan fakülteler bir bölgenin kaderini gerçekten değiştirebilir.
O hâlde asıl soru şudur:
Biz üniversiteleri bilim üretmek ve nitelikli insan yetiştirmek için mi kuruyoruz; yoksa çözemediğimiz yerel istihdam ve ekonomik kalkınma sorunlarının yükünü üniversitelerin omuzlarına mı bırakıyoruz?
Eğitimci Yazar Ali Akkoyun