Mardin; Kurdlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Türklerin ve farklı inanç topluluklarının yüzyıllardır aynı coğrafyada iz bıraktığı eşsiz bir kültür şehridir.
Kurdçe, Arapça, Süryanice ve Türkçe bu coğrafyanın sokaklarında, evlerinde, türkülerinde ve hafızasında yaşamıştır. Ancak bugün özellikle genç kuşaklarda bazı anadillerinin kullanımının giderek zayıflaması önemli bir soruyu önümüze koyuyor: Bir şehrin tarihi yapılarını korurken, o yapılara ruh veren dillerini kaybedersek geriye nasıl bir kültürel miras bırakacağız?
Mardin’i yalnızca taş evleriyle anlatamazsınız.
Dar sokakları, manastırları, camileri, kiliseleri, abaraları, medreseleri elbette bu şehrin büyük mirasıdır.
Ama Mardin’in asıl zenginliği yalnızca taşlarında, mimarisinde değildir.
O sokaklarda yüzyıllardır konuşulan dillerdedir.
Bir çarşıda Kurdçe bir ses duyarsınız.
Başka bir sokakta Arapça…
Bir kilisenin avlusunda Süryanice…
Okulda, resmi kurumda veya günlük hayatın başka bir alanında Türkçe…
Bu diller birbirinin rakibi değildir.
Hepsi Mardin’in ortak hafızasının farklı sesleridir.
Ve belki de Mardin’i Mardin yapan en önemli özellik tam olarak budur.
Çok dillilik sorun değil, zenginliktir
Dünyanın birçok şehri kendisini farklı kültürlere ev sahipliği yaptığı için tanıtır.
Mardin ise bunu yüzyıllardır zaten yaşıyor.
Farklı halklar, dinler, diller ve gelenekler aynı coğrafyada birbirlerine dokunarak büyük bir kültürel miras oluşturmuşlardır.
Kurdlerin dengbêjlik geleneği…
Süryanilerin kadim dili, kiliseleri ve manastırları…
Arapların dili, sözlü kültürü ve gelenekleri…
Ermenilerin bu coğrafyada bıraktığı tarihsel ve kültürel izler…
Bunların herhangi birini Mardin’den çıkardığınızda ortaya çıkan şey eksik bir Mardin olur.
Çünkü kültürel zenginlik herkesin birbirine benzemesi değildir.
Farklılıkların birbirini yok etmeden birlikte yaşayabilmesidir.
Dil yalnızca konuşmak değildir
Bir dili sadece iletişim aracı olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Dil aynı zamanda hafızadır.
Bir annenin çocuğuna söylediği ninnidir.
Bir dedenin anlattığı hikâyedir.
Bir halkın atasözüdür.
Acısını ifade etme biçimidir.
Sevincidir.
Mizahıdır.
Düğünüdür.
Ağıdıdır.
Bir dil kaybolduğunda yalnızca kelimeler kaybolmaz.
O kelimelerin taşıdığı düşünme biçimi, toplumsal hafıza ve kültürel birikim de zayıflar.
Bu nedenle anadili meselesi yalnızca dilbilimsel bir konu değildir.
Aynı zamanda kültürel miras meselesidir.
Kurdçe neden özellikle üzerinde durulması gereken bir mesele?
Mardin ve çevresinde Kurdçe, binlerce yıldır bu coğrafyanın temel dillerinden biridir.
Kızıltepe’den Derik’e, Mazıdağı’ndan Nusaybin’e ve bölgenin birçok yerleşimine kadar Kurdçe kuşaklar boyunca evlerin, köylerin, hikâyelerin, stranların ve günlük hayatın dili olmuştur.
Ancak bugün üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bazı Kurd ailelerinde anne-baba Kurdçe bildiği hâlde çocuklarıyla ağırlıklı olarak Türkçe konuşuyor.
Dede ve nine Kurdçe konuşuyor.
Anne-baba iki dili de biliyor.
Çocuk ise Kurdçeyi anlıyor ama konuşmakta zorlanıyor.
Bir sonraki kuşakta ne olacak?
Belki çocuk artık anlamayacak da.
Dil kaybı çoğu zaman böyle gerçekleşir.
Bir gecede değil.
Üç kuşakta.
İlk kuşak konuşur.
İkinci kuşak anlar ama daha az konuşur.
Üçüncü kuşak ise yalnızca birkaç kelime bilir.
İşte bir dilin sessizce evden çıkışı budur.
Anadili evde kaybediyorsak yalnızca başkalarını suçlayamayız
Anadillerinin korunmasında kamunun, eğitim kurumlarının, kültür politikalarının ve medyanın elbette sorumlulukları vardır.
Anadili öğrenmeye yönelik imkânların geliştirilmesi, eğitim ve öğretim fırsatlarının artırılması, yayıncılığın desteklenmesi, edebiyatın ve kültürel çalışmaların güçlendirilmesi önemlidir.
Fakat özellikle Kurdçe konusunda kendimize de dürüstçe bir soru sormamız gerekiyor:
Biz kendi dilimizi çocuklarımızla ne kadar konuşuyoruz?
Bir anne ve baba Kurdçe bildiği hâlde çocuğuyla hiç Kurdçe konuşmuyorsa dilin geleceğini yalnızca okuldan, devletten veya başka kurumlardan beklemek yeterli olabilir mi?
Bir dili korumanın en güçlü yeri önce evdir.
Çocuk anadilini annesinden, babasından, dedesinden ve ninesinden doğal biçimde duymalıdır.
Çünkü bir dil haftada birkaç saat öğrenilen bir ders olarak kalırsa yaşayabilir; fakat hayatın dili olmazsa zamanla zayıflar.
Anadili kitapta değil, önce evin içinde yaşar.
Çocuk iki dil öğrenirse kafası karışmaz
Ailelerde zaman zaman yanlış bir endişe görüyoruz.
“Çocuk önce Türkçeyi iyi öğrensin.”
“Kurdçe konuşursak okulda zorlanır.”
“İki dili birlikte öğrenirse kafası karışır.”
Oysa çok dilli toplumlarda çocukların birden fazla dili öğrenmesi olağan bir durumdur.
Mardinli bir çocuk neden hem Kurdçeyi hem Türkçeyi iyi konuşmasın?
Bir başka çocuk neden Arapçasını korurken Türkçeyi güçlü biçimde öğrenmesin?
Süryani bir çocuk neden atalarının dilini öğrenirken ülkenin ortak diline de hâkim olmasın?
Bir dil öğrenmek diğerinden vazgeçmek anlamına gelmez.
Tam tersine çok dillilik çocuğun dünyasını genişletebilir.
Mardin’in çocuklarına bırakabileceğimiz en büyük kültürel zenginliklerden biri de budur:
Birden fazla dilde düşünebilmek, konuşabilmek ve farklı kültürleri anlayabilmek.
Bir dili seviyorsanız onu konuşun
Dil konusunda bazen sembolik bir sahiplenmeyle yetiniyoruz.
Sosyal medyada anadilimizle ilgili paylaşım yapıyoruz.
“Dilimiz kimliğimizdir” diyoruz.
Özel günlerde birkaç cümle yazıyoruz.
Peki günlük hayatta?
Evde hangi dili konuşuyoruz?
Çocuğumuza hangi dilde sesleniyoruz?
Arkadaşlarımızla hangi dili tercih ediyoruz?
Telefon mesajlarımızı hangi dilde yazıyoruz?
Kitap okurken, müzik dinlerken, sosyal medyada içerik üretirken anadilimize ne kadar yer veriyoruz?
Çünkü bir dili sevmenin en etkili yolu onun hakkında konuşmak değil, o dili konuşmaktır.
Kurdçeyi korumak istiyorsak Kurdçe konuşmalıyız.
Arapçayı korumak istiyorsak Arapça konuşmalıyız.
Süryaniceyi yaşatmak istiyorsak yeni kuşaklara aktarmalıyız.
Bir dil müzede korunmaz.
Dil, insanın ağzında yaşar.
Anadili eğitimi neden önemlidir?
Evde konuşmak tek başına yeterli de değildir.
Bir çocuk anadilini konuşabilmeli ama aynı zamanda okuyup yazabilmelidir.
Çünkü yalnızca konuşulan fakat yazılı kültürle desteklenmeyen bir dilin kuşaklar boyunca güçlü kalması daha zordur.
Bu nedenle anadili eğitimi önemlidir.
Çocuk Kurdçe konuşuyorsa Kurdçe okuyabilmeli ve yazabilmelidir.
Arapça konuşuyorsa dilinin edebiyatıyla tanışabilmelidir.
Süryanice ailesinin kültürel mirasıysa o dilin yazılı dünyasına ulaşabilmelidir.
Dil eğitimle güçlendiğinde edebiyat üretir.
Gazete çıkarır.
Kitap yazar.
Şarkı üretir.
Tiyatroya taşınır.
Dijital dünyada içerik oluşturur.
Ve en önemlisi, yeni kuşaklara aktarılabilecek kalıcı bir kültür oluşturur.
Mardin'in çok dilliliği turistik bir slogan olmamalı
Mardin tanıtılırken sık sık “dillerin ve dinlerin şehri” deniliyor.
Bu güzel bir tanımlamadır.
Ancak bu söz yalnızca turizm broşürlerinde kalmamalıdır.
Eğer çok dilliliği gerçekten bir zenginlik olarak görüyorsak onu günlük hayatta da görünür kılmalıyız.
Kültür-sanat etkinliklerinde…
Edebiyatta…
Yerel yayıncılıkta…
Tiyatroda…
Müzikte…
Kütüphanelerde…
Üniversitelerde…
Dijital içeriklerde…
Ve mümkün olan eğitim alanlarında bu dillerin yaşamasını desteklemeliyiz.
Mardin’in çok kültürlü yapısını korumak yalnızca eski taş evleri restore etmek değildir.
O evlerin içinde yüzyıllarca konuşulan dilleri de geleceğe taşımaktır.
Birbirimizin dilini tehdit olarak değil miras olarak görmeliyiz
Bu meselenin en hassas taraflarından biri de budur.
Bir dili savunmak başka bir dile karşı çıkmak değildir.
Kurdçenin yaşamasını istemek Türkçeye karşı olmak değildir.
Arapçanın korunması Kurdçenin alanını daraltmak zorunda değildir.
Süryanicenin yaşatılması hepimiz için kültürel bir kazanımdır.
Türkçeyi iyi öğrenmek de çocuklarımız için son derece önemlidir.
Diller arasında bir üstünlük yarışı kurmak yerine her birini ait olduğu toplumun kültürel mirası olarak görmek gerekir.
Bir dilin yaşaması başka bir dilin susmasını gerektirmez.
Mardin bize yüzyıllardır tam tersini anlatıyor:
Birden fazla ses aynı şehirde yaşayabilir.
En büyük sorumluluk ailelerde
Kurumların yapması gerekenler vardır.
Yerel yönetimlerin yapabilecekleri vardır.
Üniversitelerin, okulların, kültür kurumlarının ve medyanın sorumlulukları vardır.
Fakat bütün bunlardan önce anne ve babalara büyük bir sorumluluk düşüyor.
Çocuğunuzla konuşmadığınız bir dili gelecekte onun çocuklarının konuşmasını bekleyemezsiniz.
Bugün Kurdçe bilen anne-babalar çocuklarıyla Kurdçe konuşmazsa bundan birkaç kuşak sonra “Gençler neden Kurdçe bilmiyor?” diye sormanın çok fazla anlamı kalmayacaktır.
Aynı durum tehdit altındaki veya kullanımı daralan diğer yerel diller için de geçerlidir.
Dil kaybı bazen yasakla gerçekleşir.
Bazen göçle.
Bazen toplumsal baskıyla.
Ama bazen de biz konuşmayı bıraktığımız için gerçekleşir.
Ve belki de en acı olanı budur.
Çocuklarımıza nasıl bir Mardin bırakacağız?
Mardin'in taşlarını koruyalım.
Manastırlarını, kiliselerini, camilerini, medreselerini koruyalım.
Tarihi sokaklarını koruyalım.
Yemeklerini, müziğini, el sanatlarını ve geleneklerini koruyalım.
Ama dillerini de koruyalım.
Çünkü bir gün sokaklarımız restore edilmiş, tarihi yapılarımız ayakta, turistik mekânlarımız dolu olabilir.
Fakat o sokaklarda yüzyıllardır yankılanan diller artık konuşulmuyorsa kültürel mirasımızın önemli bir bölümünü kaybetmiş oluruz.
Özellikle Kurd ailelerinin kendilerine bugün sorması gereken çok önemli bir soru vardır:
“Ben Kurdçe biliyorum; peki çocuğum biliyor mu?”
Ardından ikinci soru gelmelidir:
“Çocuğum biliyor; peki torunum konuşabilecek mi?”
Bu sorular yalnızca Kurdlerin değil, Mardin’de kendi anadilini ve kültürel mirasını gelecek kuşaklara taşımak isteyen herkesin sorusudur.
Çünkü bir şehri kültürel açıdan fakirleştirmenin en sessiz yollarından biri, dillerini yavaş yavaş susturmaktır.
O hâlde Mardin’in geleceği için hep birlikte şu soruyu düşünmeliyiz:
Taşlarını koruduğumuz Mardin’in dillerini çocuklarımıza aktaramazsak, geleceğe gerçekten Mardin’i mi bırakmış olacağız; yoksa yalnızca Mardin’in güzel bir dekorunu mu?
Eğitimci Yazar Ali Akkoyun