Zonguldak ve Düzce’de ekmeğinin peşinden kilometrelerce yol giden Kürd işçilere yönelik saldırılar, yalnızca birkaç kişinin karıştığı sıradan olaylar olarak görülmemelidir.
İnsanlar çalışmak ve ailelerinin geçimini sağlamak için gittikleri bir yerde, kimlikleri veya konuştukları dil nedeniyle tehdit ediliyor ve saldırıya uğruyorsa ortada ciddi bir toplumsal sorun vardır.
Bir insan Kürd, Türk, Arap; Alevi, Sünni, Êzidî, Hristiyan ya da başka bir kimliğe mensup olduğu için hedef alınıyorsa bunun adı ırkçılık ve ayrımcılıktır. Kime yönelirse yönelsin karşısında durmak hepimizin insani sorumluluğudur.
Ancak üzerinde özellikle durulması gereken konu cezasızlık ve caydırıcılık sorunudur. Etnik veya inançsal kimliklere yönelik saldırılar sık sık gündeme geliyorsa, yalnızca saldırganları değil, bu saldırıları önlemekte neden yeterince başarılı olamadığımızı da sorgulamalıyız.
Kimliği nedeniyle bir insanı tehdit eden veya ona şiddet uygulayan kişi, bunun ciddi bir hukuki karşılığı olacağını bilmelidir. Cezasızlık algısı yalnızca faili değil, aynı zihniyeti taşıyan başkalarını da cesaretlendirir. Adaletin görevi yalnızca gerçekleşen suçu cezalandırmak değil, bir sonraki saldırıyı da caydırmaktır.
Elbette birkaç kişinin yaptıkları üzerinden Zonguldak veya Düzce halkını suçlamak da doğru değildir. Bizim karşı olduğumuz bir şehir, bölge veya halk değil; ırkçı ve faşizan zihniyettir.
Zonguldak ve Düzce’de yaşanan saldırıları kınıyor; kim tarafından ve kime karşı yapılırsa yapılsın ırkçılığı, ayrımcılığı ve nefret söylemini reddediyorum.
Çünkü toplumsal barış yalnızca güzel sözlerle değil, herkes için eşit işleyen güçlü bir adaletle korunabilir.
Ve soruyorum:
Bir insanın kendi ülkesinde yalnızca kimliği, dili veya inancı nedeniyle korkmak zorunda kaldığı bir yerde, gerçek anlamda toplumsal barıştan söz edebilir miyiz?
Eğitimci Yazar Ali Akkoyun