Her yazdığımız yazıya, ağzımızdan çıkan söze konmak istenen sansür kimileri tarafından barış sürecine karşı olma gibi değerlendirilmektedir. Bir insan olarak yaptığımız eleştiriler adeta kutsala yapılan bir saldırı şeklinde değerlendirilmek istenmektedir. Dikensiz gül bahçesi düşleyenler ya da her cereyan eden olayın cennette vuku bulduğunu, ilahi bir vahiyle geldiğini adeta ima edenlere kalırsa gıkımız çıkmamalıdır. Çünkü tanrı böyle istiyor! Bu cümleleri sarf etmemin en önemli argümanı bir haber ajansının son süreçle ilgili benle yaptığı röportaj ve o röportajın yayınlanmaması. Röportajda bağımsız ve tebaa olmayan düşünceleri demokratik ifade tarzında söylemem pek kabul görmemişti. Tanrılar böyle istemiş olmalıdır.  

Öncelikle şunu baştan söylemek istiyorum, bu ülkede akan kanın durmasını ve barışın tesisi edilmesini çok arzu ediyorum. Ben barışın kalıcı olarak tesisi edilmesi ve Kürtlerin insan olmaktan doğan hak ve özgürlüklerinin verilmesini istemem beni önemli ölçüde bazı kuşkulara itiyor. Bu kuşkularımı dile getirmem ve bunlara yönelik bazı düşüncelerimi söylerken bunları (Öcalan ve Hükümetçe) söylemememin istenmesi düşünce ve ifade özgürlüğü ile bağdaşmamaktadır.

Abdullah Öcalan’ın 21 Mart Newroz mektubu bende büyük bir kuşku yarattı. Öcalan’ın tüm kitaplarını okuyan ve yazdıklarını takip eden bir kişi olarak o mektubun MİT tarafından ve Başbakan’ın onaylamasıyla yazdırıldığı kanaatindeyim. Evet, el yazısı Öcalan’ındı ama üslup ve içeriği devletin (MİT’in) görüşlerini kapsamaktaydı. Kısacası mektup Türklerle Kürtlerin yeniden (Sünni) İslami anlayış içinde (ümmet anlayışıyla) ittifakını öneriyordu. Tıpkı 1514’te Amasya Antlaşmasında olduğu gibi Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi’nin hazırladığı ittifaka benziyordu. Kürt beylerini ikna eden İdrisi-i Bitlisi rolüne bu kez Öcalan oturmuştu. Ve sanki Başbakan da Yavuz Sultan Selim’in oynadığı rolü oynuyordu. Bu iki anlaşmayı-yüzyıllar sonra da olsa!-birbirine çok benzettim. Osmanlı(Türk)-Kürt ittifakı Kürt beylerini İdris-i Bitlisi’nin onları ikna etmesiyle başarılmıştı. Bu kez de-yüzyıllar sonra-Kürt-Türk ittifakı Kürtlerin tek iradesi(?!) olarak Abdullah Öcalan vasıtasıyla sağlanmak istiyordu.

 Artık Öcalan tüm eski ideallerinden (en son geldiği nokta olan demokratik özerklik dahil!) vazgeçmiş, sadece demokratik Türkiye istiyordu. Kürtler ya da diğer etnik gruplar, dinler ve mezhepler için öylesine bir geçiştirme yapmıştı. Anlaşılan MİT (AKP Hükümeti) ve Öcalan İmralı’da bir anlaşma imzalamışlardı, bundan sonra olanlar da (Newroz dahil!) birer formaliteydi. Silahların susması, çıkış, silahların bırakılması dahil her şey taraflarca önceden planlanmıştı. Kandil ve BDP’ye düşen Öcalan’ın tüm söylediklerini onaylamaktan ibaretti. Ayrıca onlar değil miydiler ki Öcalan’ı Tanrı (Allah) mertebesine çıkaranlar. Ve hatta Ana tanrıça mertebesini de onlar ona vermişlerdi. Öyleyse kullara kalan şey tanrıya biat etmek olacaktı. Bunları yazmamın neden devletin (AKP’nin) böylesine bir tanrılaşmayı kabul etmesini ve hatta teşvik etmesini demokrasi ve insan hakları açısından sakıncalı bulmamdır. Sonunda böylesine bir fırsatı kullanan devlet belki ilk yıllarda huzurlu bir ortamı kısmen bulacaktır. Ama sonralarda çözülen sorunun (çözümün) salt PKK’yi çözmek olduğunu görmesini istemediğimdendir. Evet, AKP böylesine bir yöntemle ancak Öcalan ve PKK sorununu çözmüş olacaktır. Asıl Kürt sorunu, yani Kürtlerin doğuştan gelen temel hak ve özgürlüklerini çözemediğinden bu sorunla başka nesillerde karşı karşıya kalabilecektir.

Abdullah Öcalan’ın tek başına devletle (MİT/AKP Hükümeti) ile anlaşması şeklindeki bir “barış” yöntemi dünyanın hiçbir yerinde denenmemiş bir yolda yürümektedir. Kimseyle bir buçuk yıl görüştürülmeyen biriyle devlet gizli gizli görüşmüş ve ikna edilmiştir. Bir kişinin iknasıyla da tüm insanlar sorumlu tutulmamaktadır. ETA, IRA ya da Mandela çözümü bu yönteme asla benzememektedir. Sosyal ve siyaset bilimcilerin dikkat edeceği husus bu olmalıdır.

Her tıkanma aşamasında (Öcalan’ın doğum gününde, silahlı unsurların çıkışta uygulayacakları yöntemde gibi!) İmralı’dan gönderilen mektuplarla süreç tamamlanmaya çalışılıyor. Böylece Öcalan talimat verecek BDP, PKK ve Kürtler bunu uygulayacaktır. Devletin kullandığı bu taktik tek kişinin iradesini herkese dayatmak olmaktadır ve bu da demokratik değildir. Akil İnsanlar Komisyonu MİT ve AKP tarafından belirlenmiş kişileri kapsamıştır. Komisyondaki her şahsa saygımızı belirtmekle birlikte büyük çoğunluğunun AKP’ye oy veren ve çalışanlardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Komisyonda kadın sayısı yarı yarıya olmalıydı. Yaşar Kemal, Ahmet Altan, Mümtaz’er Türköne, Mehmet Altan, İsmail Beşikçi, (Asker) Şehit Anneleri, (Gerilla) Barış Anneleri, Cumartesi Annelerini temsilen kadınlar olmalıydı. Bu komisyonda oğlu öldürülmüş bir asker ve gerilla annelerinin olmaması oldukça eksikliktir. Komisyonda muhalefet (CHP, MHP) te yok! Orhan Gencebay, Kadir İnanır ve Hülya Koçyiğit’le nasıl bir yol alınacak? Sıradan bir insan bu insanlara hiç ulaşabilir miydi? Kürt ve demokrasi meselesi konusunda ne tür bir mücadele geçmişleri var(dır)? Bu insanlara bizlerin ulaşması olanaksızdır, ancak onlara medya patronları ve magazin dünyası ulaşabilir. Tek bir cümle sarf ederek böylesine bir komisyona girmek çok kolay olmamalıydı. Demokrasi ve insan hakları konusunda emek veren bunca insana yazık değil mi? Komisyondaki önemli sayıda isim bizlere adeta sanal şahıslar gibi gelmektedirler. Oysa halkın ulaşabildiği, halkın içinde olan çok sayıda akil insan bulunuyordu. Konu böylesine magazinleştirilmemeliydi. Akil İnsanlar Komisyonu sanal dünyanın ünlülerine ün katmaktan öte bir görevi yerine getiremeyecektir. Zaten yapacağı bir şey de yok, her şey önceden planlanmıştır, olacaklar birer formaliteden ibarettir.

Sonuç itibari ile bu süreç en azından kan dökmeyi, ölmeyi, öldürmeyi, kirli savaşı durduracağı için desteklenmelidir. Kürtler ve Türklere daha iyi bir dünya sunabilir. Yapılacaklar sadece AKP ve PKK’ye (Öcalan, BDP misyonu, DTK, KCK vesaireye) uzun iktidar olma olanakları sunacaksa bu demokratik ve etik değildir. Böylesi bir davranış kurulması iddia edilen demokratik cumhuriyet yerine mevcut oligarşik cumhuriyetin başka versiyonlarda devamından başka bir işe yaramayacaktır. Bu nedenle hep beraber “yaşa, bravo” seslerinin duyulmasının istenmesinin yerine demokratik aykırı seslere kulak verilmesinin yararlı olacağını düşünüyorum.