Savaşı Bırakmak İçin Önce Barışı Tanımak Gerek

Kimi yeni yara, travma ve trajediler yaşanmasın diye; kimi de pisliklerini örtmek için BARIŞ diyor. Bunun farkında olmak ve bu bilinçle bu ayırımı yapmak da lazım.

Barıştan konuşmak ne güzel! Bugünlerde barışın konuşuluyor olmasından büyük bir mutluluk duymaktayım. Fakat beni üzen bir şeyi de sizlerle paylaşmak istiyorum: Birbirimize ölümü gösterip barışa ikna ediyor olmamız ne acı! Üzgünüm zira “yaşatmak” üzerine kurulan bir medeniyete mensup olan bizler, bugünlerde hayatı, yaşamayı bile ölüm üzerinden anlatır hale gelmişiz.

 

Ama her şeye rağmen dilerim ki bu konuşmalar boşa çıkmaz ve hayatı besleyen, birbirimize içimizi, gönlümüzü açan, yakınlaştıran bir samimiyet ile devam ederek neticeye varır…

 

Semavi dinin temsilcileri olan peygamberlere ev sahipliği yapan bu Ortadoğu coğrafyasında hayatı “ölüm” ile anlatmak…” Bizce iç dinamiklerimizi çatıştırmak için harcadığımız çabanın yarısını uzlaşmak ve paylaşmak için harcasak; bugün yaşananlar hep sürecek bir ‘kader’ olmaktan çıkar… Bunu bir kader olmadığını kanıtlamak için gelin hep beraber taşın altına elimizi sokalım! Yaşamın, mutluluğun büyütülmesine, hayatın pek çok coğrafyadaki gibi ölüm üzerine değil hayat üzerine yükselmesine hizmet edelim, mevcudun değişmesine katkıda bulunalım!

 

Ölüme sarılıp yaşamı sahanın dışına itmek akıllıların yapacağı iş ve başvuracağı yöntem midir?

Biz bu kadim coğrafyanın halkları, biliriz ki dindarlık, bizde önemlidir. Hem özel hem de kamusal alanda din, diğer coğrafyalardan daha fazla bizlere sirayet etmiştir. Oysa Ortadoğu halklarından hiç bir kavmin dini “öldür!” demez. O halde, Ortadoğu coğrafyasında yaşayan halklar sorunlarını çözmek için neden hala men edilmiş, inançlarına da ters düşen “öldürmek” fiiline sarılıyor?

 

Mevcudun değiştirilmesine kalkışmanın ne denli zor olduğunu biliyoruz… Zira her türlü statükonun, kendi ikamesi için beslendiği damarın kesilmesine, varoluşu gereği izin vermediğini: aksine besleyip daha da büyütmek için hiçbir ahlaki kuralı tanımadığını da biliriz. Beslendiği ve beslenmesine izin veren kural/yasaların değişmesini engeller… Eşit olmayan bir paylaşımın savaşı beslediğinin farkındayız fakat öneri ve dileğimiz, girişimlerimizin hayatı besleyip büyüten çözümlerin üretilmesi ve geliştirilmesidir, ölümü değil…

 

Ölümün kazanması, kimin kazanmasıdır? Ölüm neyin kazanılmasıdır? Ölüm, kazanç olabilir mi?

 

Barış ve savaş sorunu insanlığı binlerce yıldan beri uğraştıran en kapsamlı yaşamsal bir sorundur. Hükümdarların, aristokratların, kapitalistlerin, kısaca egemenlerin emrinde olan bir avuç savaş çığırtkanını bir tarafa bırakırsak, insanlık tarihinde savaş hep kaçınılan, yerilen; arzu edilen, düşlenen hal ise barış. Buna rağmen insanlar binlerce yıldan beri birbirlerini boğazlıyorlar. Bu kadar istenmesine, övülmesine rağmen neden barışmayı başaramıyoruz?

Savaş ortamında büyüyen çocuklar; zamanla barışmayı başaramayan bireylerden oluşan topluluklar oluşturur!

 

Savaş, “ölüm”, barışsa hayat demektir. Bunu biliyoruz ama her ne hikmetse barışın koşulları ve nedenleri yerine sürekli savaşı araştırıyoruz. Bu da barışı tanımıyor olmamızdan kaynaklanıyor olabilir. Şayet barışı bilseydik, barışla tanışmış olsaydık; hala savaşta ısrar ediyor olacak mıydık?

 

Toplumsal helalleşme ve barışın da talep edildiği bu günlerde, insanımızın öncelikle kendisiyle barışmayı başarması gerektiğine inanıyoruz. Kendiyle barışan, yaşamla, toplumla barışabilir. Kendinizi küçük görmeyin, zira toplumsal barış, ancak her birimizin çabası ve fedakarlığıyla gerçekleştirilebilir.

YORUM EKLE