HITTİN SENDROMUNDAN HÜRMÜZ SENDROMUNA
Dünyanın değişen parametreleri bütün insanlık coğrafyasını etkilemekte bu da küresel aktörlerin daha realist kararlar almasına neden olmaktadır. Siyasi dengeler açısından son on yıla baktığımızda birçok imge ve kurgunun değiştiğini görebiliriz.11 Eylül saldırıları, Irak savaşı, Turuncu ve Kadife devrimi, 2008 Subprime Mortgage krizi, Çin, Hindistan ve Rusya’nın Avrasya da bir güç oluşturması. G 8’in yetersiz kalması sonucu G 20’nin kurulması, dillendirilmeyen soğuk savaş tehdidi, Arap Baharı ile Ortadoğu’daki dengelerin değişmesi ve Şii Hilali’ni kırma hamleleri, Yunanistan da patlak veren ekonomik krizin Avrupa’da domino etkisi yaratması. Yeni dengelerin ve ittifakların doğmasına neden olmuştur. Konjonktürel kaynaklı bu ittifaklar genelde Ortadoğu, özelde ise enerji stratejisi üzerinden anlam kazanmaktadır.      
Özellikle küresel güçlerin, küresel hakimiyet mücadelesinde Ortadoğu sürekli dünya gündeminde varlığını hissettirmiştir. Orta Doğu’daki mevcut siyasi durumu düşündüğümüzde, bu bölgenin tarihinde hiç olmadığı kadar karışık bir manzarayla karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkıyor. Kim kiminle düşman? Kim kiminle dost? Kimin diğeriyle çıkar ilişkisi var? Bir çatışma durumunda, taraflar nasıl oluşur? Bütün bu sorulara cevap vermek hiç bugünkü kadar zor olmamıştı. Basra Körfezi’nin ve genel olarak Orta Doğu’nun bir barış ve istikrar alanına dönüşmesi, herkesin yararınadır. Fakat görünen manzara bunu teyit edecek gibi görünmüyor. Hiç şüphesiz Batı için sendrom niteliği taşıyan Hıttin·’den sonra en büyük sorun Hürmüz boğazı olmaya başlamıştır. Çünkü küresel ekonomik bunalımla uğraşan küresel güçler çıkabilecek en ufak bir ihtilaf da tarifi mümkün olmayan yaralar alabilecek durumdalar. Ortadoğu'daki gerilimin şah damarı konumundaki Hürmüz Boğazı, her fırsatta Washington’un kırmızı çizgisi olarak dile getirilmekte, Tahran açısından değerlendirildiğinde ise Batı blokuna karşı kullanılabilecek en büyük politik koz durumunda. Şu sıralar, Batı basınında Hürmüz Boğazı nasıl aşılır ortak sorusu hakim. Hürmüz’ün bir alternatifi de bulunmuyor. Özellikle, Hürmüz Boğazı bölgesinde İran’ın askeri tatbikat yapması, başta ABD olmak üzere küresel güçler ile bölge ülkeleri arasında manidar karşılandı. Zira Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi’nin giriş-çıkışında çok önemli bir geçittir. Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol, başta Avrupa olmak üzere, tüm dünya ülkelerinin tanker trafiği ile aldığı petrolün %40’ını karşılamaktadır. Bu sebeple anılan petrol trafiğindeki küçük bir aksama petrol doğalgaz fiyatını yukarı fırlatarak, küresel ekonomiyi allak bullak edebilir. 
Ersal Yavi; Küresel Güçlerin Petrol Erişiminde Hedefteki Adam Saddam adlı eserinde Pencaplı sol söylemci ve eylemci Tarık Ali ile yaptığı bir röportajında, İsrai’de halen Hıttin sendromu devam ediyor mu? Diye sorduğunda aldığı cevap düşündürücü: Arap dünyasında birlik ve dayanışma yok. Ortaçağ’ın Selahaddin Eyyubi’si gibi bir önder mi bulacaklarda İsrail’i topraklarından söküp atacaklar mı, demişti. Günümüz dünyasının Batı coğrafyası daha Hıttin sendromunu yaşarken şimdi de Hürmüz korkusu sarmış durumda.
           ABD, nükleer programı nedeniyle İran'a petrol ambargosu uygulama kararı aldı. İran, buna karşılık Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehdidinde bulundu. İran’ın, Basra Körfezi’nin kapısı kabul edilen Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine kapatma tehdidinde bulunması, Batı devletlerinin çözüm formülü arayışlarını hızlandırdı. Tahran’ın restine rağmen Körfez civarındaki uçak gemilerini bölgeden uzaklaştırmayacağını açıklayan ve yaptırım kararlarını da iptal etmeyen ABD’nin ardından, şimdi de AB kulislerinde yankılanan yaptırım yaklaşımı gündemde. AB'nin, İran'a 1 Temmuz'dan itibaren petrol ambargosu uygulanması konusunda anlaşmaya varması, bir süredir tırmanan gerilimi had safhaya çıkarmış durumda. İran’ın, daha önce, "Ambargo olursa, Hürmüz'ü kapatırız" uyarısına rağmen gelen ambargo kararının ardından, Hürmüz Boğazı'nı kesin kapatmak gibi bir açıklamaya gitmesi, bölgenin nasıl bir çıkmaza sürüklendiğini göstermektedir.
   Sonuç:
İran’ın nükleer silah üretimiyle ilgili sonuca yaklaştıkça, bunu endişeyle izleyen ABD, İran’ı bu faaliyetten caydırabilmek maksadıyla BM şemsiyesi altında hemen her yolu denemekte kararlı gözükmektedir. İran da, ülkenin en önemli geliri petrol satışlarına karşı yapılabilecek bir engellemeyi Hürmüz Boğazı’ndaki tanker trafiğini önleme tehdidiyle caydırmaya çalışmaktadır. Zira dünyanın günlük önemli bir petrol tüketiminin sağlandığı bu geçidin birkaç günlük engellenmesiyle bile petrol-doğalgaz fiyatı aşırı ölçüde yükselecek, bu da küresel ticarete büyük bir darbe vurabilecektir. Üstelik de Avrupa ve ABD küresel ekonomik krizle boğuşurken…  ABD’de başkanlık seçimlerinden sonra, İran’la ilgili ciddi kararların alınacağı bugünden görülebilmektedir.
İran dış politikası, büyük ölçüde kontrollü gerilim üzerine kuruludur. Bu anlamda Tahran’ın Hürmüz çıkışı, söz konusu kontrollü gerilim siyasetinin açık örneklerinden biridir. İran, dış politikada geliştirdiği bu gerilim taktiğiyle iç politikada ortak tehdit algısını körükleyerek halkı bir arada tutmaktadır. İç politikanın yanı sıra İran’ın bu çıkışı, 2012 yılına yönelik dış politikasının yeni manevra sahaları hakkında da bazı ipuçlarını taşımaktadır.       
Geliştirdiği nükleer programa yönelik baskı ve yaptırımları Hürmüz Kartı ile aşmaya çalışan Tahran, boğazı kapatma ihtimalinden ziyade diplomatik bir koz olarak kullanmaya devam edecek ve sıcak çatışma yerine soğuk savaş söylemlerini giderek arttıracaktır. Enerji trafiğinin düğümü olan Hürmüz’e; Batı dünyasında yaşanan ekonomik kaygının da eklenmesi olası sendromu tetiklemektedir.


·  4 Temmuz 1187 tarihinde Hıttin Muharebesinde, Birinci Haçlı Seferi'nde Kudüs'de kurulmuş olan Haçlı devleti olan Kudüs Krallığı'nın Kral Lüzinyanlı Guy ile Selahaddin Eyyubi komutasındaki Eyyubiler ordusunun Taberiye Gölünün batı yakasında Taberiye kalesi yakınında bulunan Hıttin köyü ve volkanık "boynuz" şekilli Hıttin Tepesi civarında yapılan bir muharebe sonucunda, Selahaddin Eyyubi komutasındaki Eyyubi ordusu Kudüs Krallığı ordusunun etrafını sararak imha etmiş neticede; 17.000 Haçlı asker öldürülmüş ve Kudüs Kralı Lüzinyanlı Guy bu muharebe sonunda esir düşmüştü. bu savaşla birlikte Kudüs tekrar müslümanların yönetimine geçmiştir. İsrail'in ilk kuruluş yıllarında, bu savaşı hatırlar derecede bariz bir "Hıttin korkusu" vardı. Zira, bir zamanlar Hıristiyanların zorla bu bölgeye girmesi ve buradan cihad ile kovulmaları onlarda bu tedirginliği yaratmıştır. Acaba bu olay tekrar eder mi diye düşünmekte ve bölgede ikinci bir cihad oluşumuna izin vermemek için politik oyunlarını oynamaktadırlar. Bunun en önemli göstergelerinden biri hiç kuşkusuz milliyetçilik hareketlerini körükleyerek etrafındaki ülkeleri yenilir-yutulur boyutlarda bölmektir. Bu sayede İsrail'in çevresel güvenliği de önemli bir ölçü de sağlanmış olacaktır.