Toplum Nerede Kaybedilir? Ahlaki Çöküşün Anatomisi

Yalanın sıradanlaştığı, haksız kazancın başarı sayıldığı, liyakatin yerini ilişkilerin aldığı ve insanların birbirine güvenmekte zorlandığı bir dönemde şu soruyu sormamız gerekiyor:


Toplum gerçekten yozlaşıyor mu? Eğer öyleyse bunun sorumlusu kim? Aile mi, eğitim sistemi mi, ekonomi mi, yöneticiler mi, sosyal medya mı; yoksa bütün bunları eleştirirken kendimizi unutuyor muyuz?
Hiçbir toplum bir sabah uyandığında ahlaki değerlerini kaybetmez. Yozlaşma önce küçük yanlışların normalleşmesiyle başlar. İnsanlar yanlışa sessiz kalır, çıkarlar değerlerin önüne geçer ve bir süre sonra dün utandığımız davranışları bugün sıradan karşılamaya başlarız.
Ahlakı neden hep başkalarından bekliyoruz?
Yolsuzluktan şikâyet ederken işimizi gördürmek için tanıdık arıyorsak, liyakatsizliği eleştirirken kendi yakınımız için ayrıcalık bekliyorsak, kuralsızlıktan yakınırken işimize geldiğinde kuralları çiğniyorsak sorunun yalnızca “başkaları” olduğunu söyleyemeyiz.
Çünkü ahlak, başkalarına koyduğumuz kurallar değil; çıkarımıza ters düştüğünde ve kimse görmediğinde bile doğru olanı yapabilmektir.
İlk eğitim ailede başlar
Çocuk dürüstlüğü, saygıyı, merhameti ve adaleti önce ailesinde görür. Bu nedenle çocuğa söylediğimizden çok, onun yanında nasıl yaşadığımız önemlidir.
“Yalan söyleme” deyip kendi işimiz için yalan söylüyorsak; “Haksızlık yapma” deyip çıkarımız söz konusu olduğunda başkasının hakkını görmezden geliyorsak çocuk nasihatimizi değil, davranışımızı öğrenir.
Ahlak anlatılarak değil, yaşanarak aktarılır.
Eğitim sadece sınav başarısı değildir
Çocuklarımızı yıllarca sınavlara hazırlıyor; matematik, fen ve yabancı dil öğretiyoruz. Peki dürüstlüğü, vicdanı, sorumluluğu, adaleti ve emeğe saygıyı aynı ölçüde önemsiyor muyuz?
Sınavda kopya çekerek 100 alan öğrencinin sonucunu, dürüstçe 70 alan öğrencinin karakterinden daha değerli görüyorsak başarı anlayışımızı yeniden sorgulamalıyız.
Eğitimin görevi yalnızca başarılı insanlar değil, bilgili, vicdanlı ve karakterli insanlar yetiştirmektir. Çünkü çok bilgili olmak ile iyi insan olmak aynı şey değildir.
Liyakat aynı zamanda bir ahlak meselesidir
Çalışanın değil bağlantısı olanın ilerlediği, hak edenin değil yakını olanın fırsat bulduğu düşüncesi toplumda güçlenirse adalet duygusu yara alır.
Bunun özellikle gençlere verdiği mesaj çok tehlikelidir:
“Doğru olmak ve çalışmak yetmiyor.”
Bu nedenle liyakat yalnızca yönetim veya iş hayatının değil, toplumsal ahlakın da temel direklerinden biridir. Adalete olan inancı kaybeden insanın doğru davranmanın anlamına olan inancı da zamanla zayıflayabilir.
Başarıyı neyle ölçüyoruz?
Sorun para kazanmak veya iyi yaşamak istemek değildir. Sorun, paranın insanın değerini belirleyen temel ölçüye dönüşmesidir.
“Nasıl kazandı?” sorusunu sormadan yalnızca “Ne kadar kazandı?” diye bakarsak; haksız kazancı, gösterişi ve kısa yoldan yükselmeyi alkışlarsak gençlere farkında olmadan şu mesajı veririz:
“Önemli olan sahip olmaktır; nasıl sahip olduğunun önemi yoktur.”
Bir toplum için tehlikeli eşik tam da burada başlar.
Sosyal medya ve gösteriş kültürü
Sosyal medya hayatımıza büyük imkânlar kattı ancak görünür olmayı, beğenilmeyi ve gösterilmeyi de hayatın merkezine taşıdı.
Zaman zaman başarının kendisinden çok görüntüsü, mutluluğun kendisinden çok paylaşımı önem kazanıyor. Hakaret, saldırganlık ve kutuplaştırıcı dil bile görünürlük sağlayabiliyor.
Teknoloji iletişim araçlarımızı geliştirdi; iletişim ahlakımız ise aynı hızla gelişmedi.
Bir toplum kimi alkışlıyorsa gençlerine onu öğretir
Toplum çocuklarına yalnızca anne-baba ve öğretmenleriyle eğitim vermez. Kimi örnek gösterdiğimiz, kimi alkışladığımız ve hangi davranışları ödüllendirdiğimiz de bir eğitim biçimidir.
Dürüstçe çalışan görünmezken kısa yoldan yükselen sürekli göz önündeyse; bilgi yerine yüksek ses, emek yerine gösteriş itibar görüyorsa gençlerin bundan etkilenmemesini bekleyemeyiz.
Toplum, değerlerini söyledikleriyle değil, ödüllendirdikleriyle gösterir.
En büyük kayıp: Güven
Ahlaki yozlaşmanın belki de en ağır sonucu güvensizliktir.
İnsan insana, vatandaş kuruma, çalışan yöneticisine, müşteri esnafa güvenmemeye başladığında toplumun görünmez bağları zayıflar. Dayanışmanın yerini bireysel çıkar, “Biz” duygusunun yerini “Ben kurtulayım yeter” anlayışı almaya başlar.
Oysa bir toplumu yalnızca kanunlar değil, insanların birbirine duyduğu güven de ayakta tutar.
Değişim kimden başlayacak?
Çözüm yalnızca ailede, okulda veya yönetimde değildir; hepsindedir.
Aile karakter eğitimini önemsemeli, okul akademik başarının yanında dürüstlük ve sorumluluğu güçlendirmeli, kurumlarda liyakat ve adalet hâkim olmalı, haksız kazanç ve ayrıcalık normalleştirilmemelidir.
Fakat bütün bunlardan önce bir gerçeği kabul etmeliyiz:
Toplum dediğimiz şey başkaları değildir. Toplum biziz.
Yanlış yapan kendi yakınımız olduğunda da karşı çıkabiliyor muyuz?
Çıkarımız zarar gördüğünde de adaleti savunabiliyor muyuz?
Kimse görmediğinde de doğru olanı yapabiliyor muyuz?
Çocuklarımızdan beklediğimiz ahlakı kendi hayatımızda gösterebiliyor muyuz?
Toplumsal yozlaşmanın sorumlusunu sürekli dışarıda aramak kolaydır. Asıl zor olan aynaya bakabilmektir.
Belki de hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
“Toplumun bozulduğundan şikâyet ederken, düzelmesini istediğim toplum için ben ne kadar doğru yaşıyorum?”
Eğitimci Yazar Ali Akkoyun