KURBAN, BİLİM VE İBN ARABİ

İnanç meselelerine bakışımızda tek ölçüt bilim olunca yanılgı önlenemez olur. Her şeyden önce, nasıl aynı cinsten olmayan nesneler arasında herhangi bir toplama veya çıkarma işlemi yapılamıyorsa, inanç (veya din) ile bilim de aynı düzeylerden okunup değerlendirilemez. Burada iki dünya söz konusudur. Şöyle bir ayrım yapalım: din’i alternatif bir dünya, bilim’i ise reel dünya şeklinde tasnif edelim.
Reel dünya Husserl’in dediği gibi son derece mekanik bir şeydir. Matematik kesinlikle belirlenmiş, sınırları çizilmiş, hesaplanmış bir modeldir. İnsanın tahayyülünden ibaret olup determinizm kurallarına sıkı sıkıya bağlıdır. Reel dünya tasarımına en iyi örnek, bir televizyon şovu şeklinde mekanize edilen Truman Burbank’ın hayatını anlatan Peter Weir’ın 1998 yapımı The Truman Show filmidir. Distopik öğeler içeren bu filmde Truman Burbank’ın ailesiyle ilişkileri, iş ve özel hayatı bir televizyon ekibi tarafından ayarlanıp canlı yayında kamuoyuna seyrettirilir. Truman’ın tek yaptığı, farkında olmadan, seyirlik simülasyonda kendine verilen rolü oynamaktır.
Milan Kundera Roman Sanatı başlıklı kitabında, yukarıda kısaca değindiğimiz gibi,  Edmund Husserl’in artık bir krize dönüşmüş Descartesçı optiği eleştirisinde şuna dikkatimizi çeker: “Husserl’in sözünü ettiği kriz ona o kadar derin geliyordu ki, kendi kendine Avrupa’nın bu krizden sağ salim çıkıp çıkamayacağını soruyordu. Krizin kökenlerinin, Modern Çağ’ın, Galileo ve Descartes’ta, dünyayı teknik ve matematiksel bir nesne durumuna indirgeyen ve ‘yaşamındaki dünya’nın, onun deyişiyle die Lebenswelt’i ufuklarından çıkaran Avrupa biliminin tek yanlı karakterinde olduğuna inanıyordu”. Husserl’a göre, insanlığı karanlık bir labirente sokan bu anlayış beraberinde ünlü öğrencilerinden Heidegger’in ifadesiyle, ‘varlığın unutuşu’nu getiriyordu.
Bu mantıkî yanılgıya benzer bir örneği, geçenlerde Hurriyet’teki köşesinde kurban olgusunu elen alan Ertuğrul Özkök’ün 24 Ekim 2012 tarihindeki yazısında gördük. Özkök iki üç nesil sonra kurban kesmenin tamamen kalkacağını ve yerini yeni bir yardımlaşma biçimine bırakacağını söyledi. “Belki ben görmeyeceğim ama, iki üç nesil sonra kurban âdetinin tamamen kalkacağına inanıyorum. Zaman inançları da değiştirir. Kan akıtmanın yerini başka yardımlaşma biçimlerinin alacağını düşünüyorum”
Sanırım Özkök, sosyolojik öngörülerde bulunmanın bilimsellikle bağdaşmadığını, bunun tamamen ‘toplumsal mühendislik’ olduğunun farkında değil. Edgar Morin’in ‘soğuk akıl’ dediği kavrayışla bakılınca, bu mümkün gibi görünebilir. Morin de ekliyor: “18. yüzyıla göre, din papazların bir icadıydı.” Günümüzde bu saflığı paylaşan bilim adamı var mı doğrusu merak konusu!
Meselenin bir başka noktası, din’i bilimle sınamaya çalışmanın beyhudeliğini kavrayamamakta. Oysa Popper sayesinde öğrendik ki, bir meselenin bilimselliği ancak ‘yanlışlanabilirlik’ ilkesiyle uyumlu olduğu ölçüde geçerlidir. Popper’in söylediği tastamam şudur: “Bir tezin doğruluğu kanıt toplanarak elde edilmez. Ancak yanlış olup olmadığının sınanmasıyla ‘bilimsel bilgi’ haline gelir” (Taha Akyol, Bilim ve Yanılgı)
Konunun özüne geçersek, bilimin kavramlarıyla din’in ritüelleri anlaşılamaz. Zira din reel dünyadan farklı olarak tamamen alternatif bir dünyadır. Ancak dinî söylemlerden hareketle üstündeki örtüler aralanabilir.
Kurban olgusunu, Descartes veya Kant’çı kavrayışla değil, belki İslâm Felsefesi’nin renkli düşünürlerinden İbn Arabi’nin gözüyle düşünmek gerekir. Fususu’l-Hikem’in İshak Fassı’nda şöyle der Şeyhü’l-Ekber, “İbrahim (a.s.) oğluna rüyada seni boğazladığımı görüyorum, halbuki rüya hayal mertebesidir. İbrahim (a.s) bu rüyayı tabir etmedi ve rüyayı tasdik etti. Doğru olan bunu misal âlemine uygun olarak uygulamaktı. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) rüyada gördüğü sütü, din ve ilm-i yakin diye Yusuf (a.s.) da yedi ineği yedi sene diye yorumlamıştır. Koç uykuda İbrahim (a.s.)'in oğlu suretinde göründü. Kendisi bunu bir koçu boğazlamakla tabir etmeliydi”
İbn Arabi’den anladığımız şu: Hz. İbrahim rüyayı tasdik etmemeliydi. Dolayısıyla Allah’ın kendisinden istediği, oğlu yerine bir koç kurban etmesiydi. Hadiseyi öyle kolayca, bilime sırtını dayayıp ‘doğanın efendisi’ kibriyle açıklamak mümkün değildir. Kurban konusu öyle derin ki, yüzyıllarca mesele tartışılmış ve insanlar yine de kurban kesmeyi bırakmamışlardır.
Yazıyı Osmanlı Tarihi’nin ünlü sadrazamı Koca Ragıp Paşa’nın muzip adamlarından Haşmet ve Şair Fıtnat Hanım arasında geçen bir muhavere ile bitirelim. İskender Pala’nın Güldeste’sinden aynen aktarıyoruz:
18. Asrın ünlü şairlerinden Haşmet ile edebiyatımızın kadın şairlerinden Fıtnat Hanım’ın birbirleriyle söz düellosuna giriştikleri ve zarif nükteler yaptıkları meşhurdur. Bir kurban bayramı arifesinde güya Fıtnat Hanım, kurbanlık beğenmek üzere meydanda dolaşırken Haşmet’in gözüne ilişmiş. Haşmet onu söyletmek üzere pazardaki kadınlardan birisi ile bir pusula göndermiş. Pusulada:
-Bu bayram kulunuzu kurban etseniz,
diye yazılı imiş. Fıtnat Hanım pusulanın altına şu cümleyi karalayıp göndermiş:
-Teşekkür ederim. Bu bayram boynuzlu kurban almayacağım.